Paylaş :

Pendikte, Beşiktaş kulübü lokalinin elli metre kadar güneyinde son zamanlara kadar ayakta duran kuru gövdeli bir çitlembik ağacı vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarının sıcak yaz gecelerinde, bu kuru ağacın altındaki denize nazır kayalıklardan buğulu bir ney sesi gelirdi. Dinleyicilerini başka alemlere uçuran bu sihirli ses, bazı geceler sabaha kadar susmazdı. Neyzen Tevfik’in coşkulu nağmeleriydi Pendik’in yaz gecelerini süsleyen…

neyzen_tevfik

Ney tutkusu, küçük yaşta babasıyla gittiği Urladaki bir kahvehanede başladı. Küçük Tevfik kahvehaneye gelen birkaç dervişin elindeki bu kamıştan çıkan sese aşık olmuştu. ‘Sarı’ ismini verdiği bu kamışı ömrü boyunca bir daha hiç elinden bırakmayacaktı. Hayatta bildiği herşeyi kendi çabasıyla öğrendiğini söyleyen Neyzen Tevfik, küçükken geçirdiği sara hastalığı yüzünden medrese eğitimini tamamlayamadı. Zaten bir sistemin parçası olmaya da müsait değildi yapısı…

Ney çalmayı kendi çabasıyla öğrendiği hakikattir. İzmir’deki Mevlevi Dergahı yılları, Bektaşi Tekkesi’ne mensubiyeti, İttihat Terakkiciler, aydın yazarlar ve edebiyatçılarla geçirdiği yıllar özellikle Mehmet Akif’in hayatındaki rolü büyüktü.

Abdulhamit iktidarına karşı sözünü esirgemeyen heccav ağzı başına belalar açmıştı. Bundan dolayı aydın dostlarına da zarar geleceği kaygısı, kendini onlardan uzaklaştırmasına neden olmuştu. Neyzen Tevfik’in harabat aleminde farklı çevrelere yönlenmesi ve ömrünün bir kısmını Bakırköy Ruh ve Sinir hastanesinde geçirmesine neden olan içkiyle tanışması bu istibdat yıllarına tekabül eder. Doktoru Fahrettin Kerim Gökay’ın dediği gibi ‘onun fikir dalgalarına setler konulamazsa, geniş bir hürriyet güneşi ile ısınan ruhuna da gem vurulamaz’ dı. İçki onun hayatında tamda bu görevi yapıyordu belkide. İçkiyle gemlenen ruh hali bazen de ney’in sihirli namelerinde tekrar kendini bulup coşuveriyordu. İç dünyasındaki dalgalanmalar bu kamıştan dökülen nağmelerde kendini buluyordu. Neyzen Tevfik ızdırabını, iç haykırışını, ağlayan vicdanını ney’e üflüyor ney ile dile getiriyordu. Abdülhamit’in istibdat yönetimindeki baskıların artması sonucu Mısır’a şair Mehmet Akif ‘in yanına kaçmak zorunda kalmıştı. İkinci Meşrutiyet ilan edilene kadar da orada kalacaktı. Mehmet Akif’in Neyzen’e edebi yönden büyük katkıları olmuş, Neyzen’de Akif’e Ney öğretmişti. Gençlik yıllarında beraber de demlenen iki dost Mısır’da yine beraberlerdi. Mehmet Akif’in, Neyzen’i de içkiden uzaklaştırmak için yapmadığı kalmamıştı. Bu çabasından sonuç alamayan üstad en sonunda pes etmiş ünlü Safahat’ındaki bir şiirini Neyzen’in üçbindörtyüzüncü tövbesi’ne ithafen yazmıştı..
***

Mehmet Akif’e verdiği sözlerden birine dair fıkralaşmış gerçek bir hikaye :

Neyzen, Mehmet Akif’e söz vermiştir. Meyhaneye ayağını basmayacaktır. Gel görki çok sevdiği eski bir dostu Bodrum’dan kalkıp ziyaretine gelmiştir. Misafiri meyhaneye götürmek gerektir ancak Akif’e verdiği söz vardır. O an aklına bir fikir gelir.

-Sen Kumkapı da Bulgar’ın Meyhanesi’nde beni bekle birazdan geliyorum diyerek misafiri yollar meyhaneye.

Neyzen biraz sonra atın üzerinde meyhaneye gelir. Görenler şaşırır ve sorarlar :

– Ne işin var atın üzerinde ?

-Sözüm var ayağımı basmayacağım meyhaneye.

Masayı bahçeye kurdurur bütün gece atın üzerinde içer. Gecenin sonlarına doğru at huysuzlanınca içmek zorlaşır. Yeni bir çare gelir aklına, hemen ekmek alır etraftaki köpeklerin karnını doyurur. ‘Tamam kefaretini ödedim’ diyerek attan inip demlenmeye devam eder.

***

Bireyin yaşadıklarını toplumun kabulüne göre dengelemesi samimmiyetsiz bir yaşamı ifade ediyor, hayatı ızdıraplı hale getiriyordu ona. Bulunduğu dünyadaki bireyle toplum arasındaki karşılıklı münasebetleri kabul edemiyordu. Cemiyetle yaşamak yorucuydu ve insan aklına estiğini yapabilmeliydi. Hürriyet aşığıydı yani… Gönlünce, dilediği gibi yaşamaktı arzusu, kimseye boyun eğmeden. Küfürbazdı, hemde en niteliklisinden..güngörmemiş hicivli küfürler zekice harmanlanarak doğaçlama biçimde dökülüverirdi ağzından. En büyük eserini sızıp kaldığı bir yalakta besteledi. İçki komasına girmek üzereyken gece bekçileri görerek Neyzen’i yalaktan kaldırdılar. Bekçilere bağırıyordu :

– ‘Türk Musikisinin Katilleri ! ‘ .

O gece sızıp kaldığı yalakta mırıldanarak bestelediği eserini daha sonra tamamlayacak ve bu eser musikimizin nadide şaheserlerinden Neyzen Tevfik’in Nihavent Saz Semaisi olacaktı.

Yaşadığımız dünyada ömrü boyunca tutarlı bir yaşam felsefesine sahip kaç kişi vardır etrafımızda? Neyzen Tevfik, tasavvuftaki hiçlik felsefesini içselleştirmiş ve inancını, yaşam çizgisini ömrü boyunca değiştirmemişti. Para, pul, mevki de hiçti herşey gibi. 1921 yılında yazdığı bir şiirde :

Cah ü mevki, karı, çok oldu gözümden düşeli
Bunların hiçliğini ben bilerek öğrendim
Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri
Kirli ellerde görünce paradan iğrendim

diyen Neyzen Tevfik, yirmi yıl sonra da başka bir şiirinde aynı düşünceleri yansıtır :

Düşeli derd-i firakın ile sevdaya,meye
Müptelayım, deliyim;sinmişim esrar-ı neye
Feleğin kahpe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye

Neyzen Tevfik sanatçı yönüyle insanları, kötülükleri, iktidarın başıbozukluklarını, yolsuzlukları yererken acımasızdı, sözünü esirgemezdi. Makam mevki sahipleri onun sivri dilinden nasiplerini almıştı :

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
Künyeni almak için partiye ettim telefon
‘Bizdeki kayda göre şimdi o mebus’ dediler

Şair Eşreften farkı sadece idarenin kötü yönetimini hicvetmemesi, bunun yanında sosyal hayattaki tüm kötülüklere, ahlaksızlıklara karşı gelişi bunları hicvederek yermesidir. Yaşamdaki tüm kötülükler, haksızlıkların iç dünyasında yarattığı ızdırap sözde şiire, neyde nağmeye, meyde de coşkuya dönüşüverirdi. Ve inandığı odur ki herşey hiçtir ve geçicidir, hepliğe giden yoldadır :

Izdırabın sonu yok sanma , bu alemde geçer ,
Ömr-i fani gibidir , gün de geçer , dem de geçer ,
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer ,
Devr-i şadi de geçer , gussa-i matem de geçer ,
Gece gündüz yok olur , an-ı dem adem de geçer ,

1953 yılının Ocak ayında ızdırapları sonlanarak faniden hepliğe yol aldı. Cenazesinde kimler yoktu ki. İstanbul valisi hasta yatağından kalkıp gelmişti, Profesörler, öğretim üyeleri öğrencileriyle oradaydı. Üst düzey bürokratlar, edebiyat ve sanat çevreleri, musiki çevreleri, dergah erenleri,sokak kemancıları… Sarhoşlar, esrarkeşler, serseriler kılık kıyafetlerini düzeltmişler, derlenip toparlanmışlar ‘Neyzen Baba’ larına koşmuşlardı. Sinan Paşa camisi, ana cadde, karşıdaki Barbaros Meydanı tıklım tıklımdı, vasıtalar bu insan seline yenilerini katmak için çalışıyordu, trafik kilitlenmişti. Rütbelerin en büyüğü halkın sevgisiyse Neyzen Tevfik’in rütbelerin en büyüğünü taktığı söylenebilir.

Çamlıca Tepesi’nde dostlarıyla sohbet edip saz çaldıkları bir gece iyice coşmuşlardı. Ay tepsi şeklindeydi o gece ve saz meclisini bir güneş gibi aydınlatmıştı, Neyzen Tevfik coşku içinde elini havaya kaldırarak aya haykırdı:

‘Ey ay, bu akşam bu kadar pırıl pırıl parlıyosun benim öldüğüm gecede böyle parlamassan sana yuh olsun!’.

Öldüğü gece dostları onu anmak için mezarının başındaydı. Ay, tıpkı o geceki gibi tepsi şeklinde doğarak mezarını aydınlatmıştı.

Gürsu Erinç / Şubat 2012